Samed reyiz diziyi yorumlamış.
Filinta izlerken tanıtımlarına rastlamıştım. Eli sopalı gençler, müthiş bir öfke ve belli ki iki darbe arası Türkiye vardı. Bu formülle bu ülkede pek çok kaliteli dizi, belgesel çekildi. Ağırlığı sol bir vicdana sahipti, pek azı ise ülkücü bir vicdan üzerinden derdini anlattı. Ülkücü- Komünist çatışmasının şiddeti daha sonradan zihinlerde öyle bir yer kapladı ki onlardan başka bir şey yokmuş gibiydi. Fakat devrin bir de Milli Birlik hareketi vardı. Bu vicdan üzerinden devri anlatan bir yapımı en azından ben hatırlamıyorum. Bu açıdanSevda Kuşun Kanadında bir vicdanın ilk sesi olmaya aday ve bu açıdan dikkate değer olduğunu düşünüyorum. Ranini de bir ilk bakış yazmamı isteyince izlemek farz oldu.
Dizi daha ilk dakikadan “Türkçe ezan” konusuna girince sonraki adımın “camilerin ahıra dönüştürülmesi” olacağını sandım ama orada durmayı tercih etmişler. Yine de ilerleyen bölümlerde ahır mevzusuna gireceklerini düşünüyorum. Zira yapım dik ve ortada duran bir anlatım yerine bir kesime hafif meyleden anlatım yolunu seçmiş. Komünistleri, kullanılan ve koyun gibi başlarındaki adamları takip eden gençler olarak göstermelerine takılmıyorum. Ülkücüleri sadece “memleket elden gidiyor” diye solcu döven adamlarmış gibi göstermelerine de takılmıyorum. Zira bu bir hikaye ve bu hikayeyi anlatanlar istedikleri gibi anlatma özgürlüğüne sonuna kadar sahipler. Beğenmezsen müşterisi olmazsın olur biter. İsterse komünistlere vampir dişleri taksınlar. Bu kimseyi bozmamalı. Hatta şahsen fantastik bir hikaye olduğunu düşünüp sevinirdim bile. Kısacası bu ilk bakışta dizinin ne söylediğine takılmayacağım ama nasıl söylediğiyle ilgili birkaç kelam etmek lazım.
Hikaye, Türkçe ezan okunduğu dönemlerde dedesinin buna karşı durması yüzünden devrin gaddar askerleriyle çıkan arbede sonucu babasını kaybeden Arif üzerine kurulmuş. Arif arslan gibi imam hatipli bir delikanlı ve tek derdi okumak. Bu yolda ilerleyerek düzenden babasının hesabını sormak. Fakat devir hesap sorulan değil her gün yeni hesapların açıldığı bir devir. İnsana kendi halinde yaşama fırsatı verilmiyor. Öyle ki bir sünnet bile neşe içinde yapılamıyor.
Dizinin imkansız aşkı da tam bu noktada doğuyor. Komünist gençlerin Amerikan elçisinin arabasını yakma olayıyla karşılaşmış Arif, arkadaşları ve sünnet çocukları geri vitese takıp dönmek yerine arabadan inip mağdur olmayı seçiyorlar. İyi ki de seçiyorlar. Parkalı kızla, Milli Türk Talebe Birliği üyesi gencin aşkı başlıyor. Sistem her ne kadar çatışmadan yanaysa da bir o kadar aşka destek olmalı ki birbirinden davacı iki kişiyi aynı arabayla, aralarına polis dahi oturtmadan merkeze götürüyorlar. Maksat muhabbetleri artsın. Son derece iddialı bir giriş sahnesinin ardından hikayeye bu denli alelacele başlamak dizi için net bir eksi puan. Arif, çocuklarla yine olayların ortasında kalabilirdi, Tümay ile yine bu şekilde karşılaşabilirdi. Temelde hiçbir problem yok ama ne yazık ki bir özen de yok ve bu özensizlik dizi boyunca devam etti. Üstelik tek problemimiz de bu değil.
Dizinin kötü adamı Zafer Komutan’ın karısı belli ki ağır bir dram yaşıyor. Kocası Nesteren adında bir başka kadını tercih etmiş. Keza o kadın da kendi içinde bir dram yaşıyor ama bunlar bize ulaşıyor mu? Hayır. Hikayelerinin geçmişini bilmediğimizden tam ortasına düştüğümüzde bir empati de kurmamız mümkün olmuyor. Ortada mutsuz iki kadın ve astığı astık, kestiği kestik bir adam var. Eyvallah diyoruz, o kadar. Arif’in dramına derin bir temel kazan senaryo ekibi başkaca hiçbir dram için benzer bir zahmete girmemiş. Sonuç: Seyirciye ulaşmayan duygular yığını...
“Hiç mi bir şey dokunmadı?” diye sorarsanız dokundu elbette… Arif’in bacısı olarak gördüğü Zeynep ile evlilik hikayesi gerçekten dokundu. Fakat onda da bu toplumun o hüznü ve yüzleşmenin zorluğunu genetik kodlarına işlenmişçesine bilmesinden kaynaklanıyor. Yani onun da geçmişi bizde ziyadesiyle var. O yüzden yerine ulaşıyor.
Konu ne olursa olsun dramaların kötü karakterin kalitesi ölçüsünde iyi olduğunu düşünmüşümdür. İlker Kızmaz’ı Tarık karakteriyle gerçekten çok beğendim fakat "Zafer Komutan kimdir, şu an ne iş yapar, hangi güçlerle ortaktır?" gibi soruların sağlam bir cevabı olmayınca, üstüne üstlük "büyük" gücüne dair kızını tokatlamak ve iki arabayı yaktırmaktan başka bir ibare göremeyince oradan da beklenen verimi almak mümkün olmadı.
Burada Yavuz Bingöl’e de bir parantez açmak istiyorum. Uzun zamandır bir dizisini izlememiştim. O yüzden geçmişle kıyaslama yapmayacağım ama konu ve anlatmak istedikleri itibari ile böylesi ciddi bir işte, böyle önemli bir rol veriliyorsa belli ki güveniliyor. O yüzden sadece formsuz demek doğru olacaktır. Zafer Komutan yeri göğü inletmesi gereken biriyken duruşundan, bakışına, attığı tokattan öfkesine kadar öyle bir adam imajını hiç uyandıramadı. Gelecek bölümlerde rolü daha bir kendine göre yorumlayacaktır zira bu şekliyle o kötü karakterin hakkını vermesi epey zor, kaldı ki Zafer Komutan kilit bir karakter.
Müge Boz ve Deniz Baysal’ı gerçekten beğendim. Fakat Müge Boz’un 2000’lerden gelip olayın ortasına düşmüş tarzıyla biraz oynamak lazım. Giyimiyle, saçıyla, makyajıyla zaman yolculuğu yapmış izlenimi veriyor. Deniz Baysal, Tümay rolüyle o kadar sinir bozucu olabiliyor ki alkış tutasım geliyor. Bunu yakalamak önemli. Kader’i izlemiş hemen her insan evladı gibi Ufuk Bayraktar’a hayranım. Fakat onu da rolüne tam ısınamamış gördüm. Ülkücüleri temsil ediyor. Yükü ağır. Daha sağlam bir performans sergilemesi lazım. Birkaç bölüme kadar fırtınalar estireceğini umuyorum. Zira Ufuk Bayraktar bunu hep yapıyor. Murat Ünalmış hakkında bir şey demeyeceğim. İdealize edilmiş karakter performanslarını değerlendirmek hep zamanımı almıştır. Ayrıca diğer yan rollerde de pek çok güzel performans ve ışıltılı gençler gördüm, mutlu oldum.
Dizinin ciddi bir bölümünü İmam Hatipliler'in o zaman da mağdur edildiğine ayırmışlar ki dediğim gibi bunlara bir itirazım yok. Hatta buna benzer şeyleri bizzat görmüş biri olarak kuvvetli bir sempatim de var. Ben imam hatipli değilim ama üniversite sınavlarına hazırlandığımız yıllarda gerek imam hatipli arkadaşların gerekse de meslek liseli arkadaşların ağır mağduriyetlerine her gün tanık oluyorduk. Biz, doğru olarak işaretlediğimiz her şıktan onlara göre yaklaşık 2.5 kat daha fazla puan topluyorduk. Nice zehir gibi genç bu engeli aşmak için senelerini heba etti.
Dizinin kalan kısımlarına kendimce “almanak” adını verdim. Necmettin Erbakan hocadan, üstad Necip Fazıl’a oradan Osman Yüksel Serdengeçti’ye ve Deniz Gezmiş’e kadar dönemin pek çok aktörünü bölüm içinde izledik. Burada Deniz Gezmiş’i samimi bir solcu olarak göstermelerini takdir ettiğimi de söylemem gerek. En bomba sürpriz ise adı verilmese de İmam Hatip yıllarında Recep Tayyip Erdoğan’ı görmekti. Dizinin tabiriyle “Kasımpaşalı"dan övgüyle bahsettiler.
Böylesi bir dizide bu tür isimleri ve ilerleyen bölümlerde daha fazlalarını hatırlamak elbette normal karşılanacak bir şey. Fakat bunu daha ilk bölümden o kadar yoğun ve ardı ardına yaptılar ki bu bir hatırlamadan ziyade vitrine dönüştü. Sevda Kuşun Kanadındailk bölümü itibariyle ne yazık ki seyirciyi hikayesiyle yakalamaya çalışma derdi gütmemiş. Genel bir giriş yapmış. Herkesi tanıtmış ve sonra vitrine bir kesimin göz bebeği olan değerleri koyarak “gel vatandaş gel” demiş. Seyircinin diziye bağlanmasından, onu sevmesinden ziyade sahip çıkması beklenilmiş. En yüksek reytingleri alan ve bir dünya fanları olan dizilerin dahi hikayeleri tökezlediğinde hemen kan kaybetmeye başladığı şu dönemde bu seçim hayli riskli. Sonuçlarına hep beraber tanık olacağız.
Bu hikayenin takipçisi olur muyum? İnanın bilmiyorum. Fakat en azından “kanlı pazar” konusunu nasıl işleyeceklerini çok merak ettiğimi söyleyebilirim. Tüm eleştirilerime rağmen ortada bir emek olduğunun da farkındayım. O yüzden son söz olarak yine de yolu açık, reytingi bol olsun diyeyim.
Benim ekran böyle..