En Son İzlediğiniz Film ?

bazinga

Admin
1 Şubat 2007
82,948
38,123
1,060

Four Weddings and a Funeral (1994)

Forrest Gump, Pulp Fiction ve Shawshank Redemption ile birlikte nasıl olmuş da bu komedi araya sızmış diye merak ettiğim bir filmdi, nihayet bu merakımı da gidermiş oldum.

Sanırım yıllara yenik düşmüş bir film. Çünkü şu anki şartlarda ne çok komik ne de romantik.

Filmde çok fazla karakter var ve içine girmek çok kolay değil. Bu noktada Hugh Grant'in sevilesi performansı yardımcı olsa da yeterli olmuyor. Bir kere filmin merkezine konumlandırılan aşk hikayesi beni ikna etmedi. Ayrıca Kristin Scott Thomas'çıyız English Patient sonrası. :A

Komedi olarak da öyle çok güldürmedi ama iyi sahneler vardı. Mr. Bean'in kıydığı nikah gibi. :D

BAFTA'da Forrest Gump'ın önünde en iyi film ve en iyi erkek oyuncu ödüllerini alması filme dair en komik şey maalesef. :A Fakat İngilizleri de anlamak lazım her yönüyle Amerikan olan bir filmin önünde kendi içlerinden gelen buram buram İngiliz bir işe değer vermek istemeleri normal.

6/10

--------------



True Romance (1993)

Bir adet zeka yoksunu adamın başına açtığı işleri konu alan Tarantino filmi. Yönetmeninin Tony Scott olduğuna bakmamak lazım her yönüyle Tarantino filmi olduğunu belli eden bir film bu. Aslında Akademi'nin hem Tarantino'ya senaryo ödülü verip, yönetmenlik ödülü vermemesine kızıyoruz da bu film bunun sebebi olabilir. Tarantino'nun asıl öne çıkan özelliğinin senaryo olduğunun kanıtı gibi bir iş. Bu film Reservoir Dogs ve Pulp Fiction aralığındaki zamanda çekilmiş ve tam da ikisinin arasında bir yerde gibi.

Tarantino filmlerini çoğu zaman boş kafayla üzerinde fazla düşünmeden izlemek lazım. Özellikle ilk dönem filmlerini. Bu da o tip keyifli bir çerezlik olmuş.

Filmdeki oyuncuların zamanla kariyerlerinde yaptığı sıçramalar sonrası kadro bugün muhteşem bir hal almış. Patricia Arquette'e ciddi bir antipati beslesem de ilk kez bu filmde sevdim. Michael Rapaport ve James Gandolfini de iyilerdi. O zamanlar yeni yeni kendini duyurmaya başlayan ve ünlü olmayan Brad Pitt'in karakteri eğlenceliydi.

7'den yükseltmek konusunda küçük bir kararsızlık yaşasam da:

7.5/10
 

bazinga

Admin
1 Şubat 2007
82,948
38,123
1,060

Pleasantville (1998)

İzlediğim en acayip filmlerden biriydi. Gerçekten çok özgün ve çok güzel bir konu. İnsanların kendilerini yeni şeylere açtıklarında bazı problemlerin ortaya çıkabildiği ama hayatı renklendiren şeylerin de bunlar olduğu güzel anlatılmış.

Yalnız kusursuz bir film de değil. Bu konudan 9-10 puanlık bir film çıkabilirmiş ama olmamış. Yer yer sıkıcılaşıyor, gereğinden fazla uzatılmış hissi yaratıyor. İşlerin çığırından çıktığı kısımları özellikle pek sevemedim.

Başrolde Tobey Maguire da filmin başka bir dezavantajı olmuş. Yeteneksiz, duygu yansıtamayan bir oyuncu maalesef. William H. Macy çok iyiydi. "Honey, I'm home" repliği unutulmayacak. :D Reese Witherspoon'un gençlik hallerine de bayılıyorum. Jeff Daniels, Jane Kaczmarek gibi tanıdık yüzleri de görmek güzeldi.

8/10


------------------



Barton Fink (1991)

Bu da çok acayip bir kafanın ürünü olmuş. Coen Kardeşlerin en çılgınlıkları arasına girer. Hollywood'un baskıcı tutumunu eleştiren, yazarların üretme baskısı altında yaşadıklarını anlatan çok iyi bir film olmuş.

Yalnız, son perdedeki gerçek üstülüğü abartmalarını hiç sevemedim. Keşke daha oturaklı bir sonu olsaymış, filmin pek çok artısını götürdü benim gözümde.

John Turturro başrolde muhteşemdi. Oscar adayı olamaması ilginç. John Goodman, Tony Shalhoub, Steve Buscemi gibi tanıdık yüzleri de görmek çok iyiydi. Özellikle John Goodman'in bugüne kadar izlediğim en iyi performanslardan biriydi... Ama filmin asıl rol çalan yardımcı oyuncusu bu rolle Oscar'a da aday olan Michael Lerner olmuş. Canlandırdığı Hollywood yapımcısı karakteri muhteşemdi. Çok eğlendirdi.

Bu arada sökülen duvar kağıdı sahnesini bir şeyde daha izledim ama film boyunca düşünmeme rağmen bulamadım. :(

Daha iyi bir sona bağlansa puanım daha yüksek olabilirdi ama bu haliyle:

7.5/10
 
Son düzenleme:

bazinga

Admin
1 Şubat 2007
82,948
38,123
1,060
Bullets Over Broadway (1994)


Woody Allen'ın kendisinden çok farklı türde film yapan Coen Kardeşlerin etkisinde çektiği bir film olmuş sanırım. Filmde yakın dönemde çekildiği Barton Fink'e benzer bir tema hakim. İki filmi tesadüfen üst üste izleyince daha iyi anlaşıldı bu durum. Tabii iki filmin anlatı tarzları çok farklı Woody Allen yine kendine has tarzıyla yapıyor. Fakat ne yazık ki sevemediğim filmlerinden biri oldu. Yine oldukça geveze karakterlerden oluşuyor film ama hiçbiriyle film boyunca ciddi bir bağ kuramadım. Arada sırada eğlendiren diyaloglar varsa da yetersizdi. Aslında bir 90'lar filminden çok 50'lerde 60'larda çekilen filmlere daha çok benziyordu. Filmin 20'lerde geçmesinin de etkisi vardır tabii.

5.5/10

---------------------------------


Dheepan (2015)


2010'larda Cannes kazanan filmler arasında izlemediğim tek filmdi ve uzun süre izlememekte ısrar etsem de nihayet aradan çıkardım. Coen Kardeşleri tarih affetmeyecek bu filme Altın Palmiye layık gördükleri için. :) Kabul, o yılki adaylar da çok çok iyi değilmiş ama en azından Carol'a veya The Lobster'a verebilirlermiş. Olmadı Youth. Herhalde bir Amerikan filmine vermek istemediler, mesaj kaygısı da yüksek bir filme vermek istediler. Böyle bir sonuç çıktı.

Film, göçmenlerin çektiği sıkıntıları ele alıyor. Oyuncu kalitesi yüksek olsa da senaryo çok zayıf. Hiçbir anında çok etkisi altına alamıyor. Karakterlerin yerine kendine koyma durumunu pek yaşatmıyor. Sonuç olarak vardığı nokta da tatmin edici olmaktan uzak.

Mesela mülteci sorunuyla ilgili olarak Capernaum çok daha derinden etkileyen bir filmdi. Bu film onun yanından geçemez.

6/10
 

bazinga

Admin
1 Şubat 2007
82,948
38,123
1,060

What If / The F Word(2013)

Klasik bir romantik komedi olduğunu biliyordum ama oyuncu kadrosu nedeniyle izlemek istedim. Beklediğimi de buldum keyifli vakit geçirten ama herhangi bir şekilde yenilik sunmayan bir film. Defalarca benzeri yapıldı, yapılmaya da devam edecektir. Arada böyle filmler izlemek iyi geliyor. Sevdiğin oyuncularla olunca daha da iyi geliyor.

Daniel Radcliffe ve Zoe Kazan çok iyi ikili olmuşlar. Özellikle Zoe Kazan'ı çirkin bulmama rağmen izlemeyi çok seviyorum. Adam Driver'ın da ilk boy gösterdiği filmlerdenmiş. Yardımcı kadın oyuncu kadrosunu seçen cast ekibini kutluyorum. Herkes çok güzeldi. :A Mackenzie Davis'e zaten her izlediğimde hayran kalıyordum da Megan Park da çok iyiydi. Çok az gözüken Sarah Gadon da çok güzeldi. Neyse konu film yorumundan farklı bir noktaya doğru gitmeye başladı. :A

6.5/10

-------------------



Conviction (2010)

Just Mercy, 7. Koğuştaki Mucize ve bu film sonrası rahatlıkla söyleyebilirim ki artık bu tip haksız yere (?) hüküm yeme filmlerine doymuşum. Bu tip konular çok bayat hissettiriyor. Finalde adam suçlu da çıksa suçsuz da çıksa görüşüm pek değişmeyecekti. İki türlüsünü de görmüşlüğümüz var çünkü.

Film gerçek olaylardan uyarlanmış. Benzerlerinden ayıran tek özelliği karşılıksız kardeş sevgisini iyi anlatan bir film olması. Fakat işleyiş epey bayat. Kan analizinin eskiden sadece grup üzerinden yapılıp dna analizi sonrası bu şekilde aklanan insanlar olduğunu öğrenmem gibi güzel bir katkısı hariç.

Bu arada oyunculuk performansları da çok başarılıydı. Hem Hilary Swank hem de Sam Rockwell epey iyi oynamış. Fakat film vasat olduğu için Oscar'da aday olamamalarını isabetli buldum. (Swank o yıl SAG adaylığı, Rockwell Critics' Choice adaylığı almış.)

6/10
 

bazinga

Admin
1 Şubat 2007
82,948
38,123
1,060

Carnage (2011)

İnsanın içindeki vahşiliği ortaya döken ve pek çok konuda günümüz insanını eleştiren bir yapım olmuş.

Tek mekanda geçmesine karşın sürükleyici bir anlatımı var. Süresinin kısa tutulması da isabetli olmuş. Fakat son perdesini çok sevemedim. Bir de sık sık tam gidecekken geri dönme olayının gerçekçi gelmeyişi filmin akıcılığına zarar verdi.

Oyuncu kadrosundaki dört isim de çok iyiydi. Jodie Foster'ı izlediğim en güncel film oldu. Bu filmden sonra yönetmenliğe yönelip oyunculuğu büyük ölçüde bırakması üzücü. Parlak dönemlerini kaçırmış olduk.

6/10

--------------



Margin Call (2011)

Sanırım 2010'larda en iyi senaryo Oscar'ına aday olan filmlerden izlemediğim tek filmdi. Sürekli karşıma çıkmasına karşın sıkıcı olacağı ön yargısıyla hep erteliyordum. Nihayet izleme vakti geldi.

Düşündüğüm gibi korkunç bir film değilmiş. 2008 krizinden hemen önce batmak üzere bir şirketin 24 saatini anlatan çarpıcı bir film olmuş. Konunun çok detaylarına girilmemiş. Yani filmde olup biteni çok anlayamadım. Eminim işin profesyonellerine ise çok basit geçiştirilmiş gelmiştir. Çünkü filmde tek bir grafik dahi görmüyoruz. Yönetmen / senarist J.C. Chandor izleyiciyi teknik detaylarla boğmak istememiş.

Konu orijinal ama filmi asıl taşıyan oyunculuklar olmuş. Başta Kevin Spacey olmak üzere herkes işini iyi yapmış. Hikayenin tanıdık yüzler üzerine inşa edilmesi de en azından karakterlerle bağ kurmamızı kolaylaştırmış. Köprü hesabı gibi güzel sahneleri olsa da bende çok derin etkiler bırakan bir film olmadı.

6.5/10
 
  • Beğendim
Reactions: Tolstoyevski

bazinga

Admin
1 Şubat 2007
82,948
38,123
1,060

Our Little Sister (2015)

Ne kadar tatlı bir kızdı, ne kadar sıcak bir filmdi öyle. :)

Birlikte yaşayan üç kız kardeşin babalarının ölümünün ardından yanlarına ilk kez gördükleri küçük üvey kardeşlerini almalarını anlatıyor film. Aslında yönetmenin daha önce izlemiş olduğum iki filmi "Like Father, Like Son" ve "Shoplifters" ile benzerlik gösteriyor. Benzerliği ise aile kavramının farklı koşullarda düştüğü durumları göz önüne sermesi. Burada daha çok evlilik dışı ilişki sonucu bozulan aileler mercek altına alınmış. Genelde böyle durumlarda kötü gözle bakılan üvey kardeşin de çok sevilebileceğini, onların aslında hiçbir suçu olmadığını iyi anlatmış.

Koreeda'nın geçenlerde etkinlik çerçevesinde izlediğimiz "Like Father, Like Son"da konuyu çok beğenmeme rağmen yeterince duygu verememesinden yakınmıştım. Burada ise tam tersi bir durum mevcut. Yönetmen duyguyu inanılmaz iyi vermiş fakat konu çok çok güçlü değil. Daha doğrusu olay örgüsü zayıf. Sıradan izleyici "nasıl bir film bu hiçbir şey olmuyor" diyebilir. Bir gün bu iki faktörü birleştirebilirse gerçek başyapıtını ortaya koyacaktır. Altın Palmiye kazandığı Shoplifters üç filmi arasındaki en zayıfı bence bu arada. :) Bir de filmin büyük şanssızlığı Coen kardeşlerin jüri olduğu yıla denk gelmiş olması, Coenlere olabilecek en uzak filmlerden olmuş. Başka yılda ödül alabilirdi. :)

7.5/10

------------------------




Elena (2011)

Nuri Bilge Ceylan'a yakın tarzıyla bilinen Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev'in izlediğim üçüncü filmi oldu. Yönetmen her zamanki gibi insanlığa dair oldukça karamsar bir portre çizmiş. Önceki iki filminden birini hiç sevmemiş diğerini de ortalama bulmuştum. İlk kez bir filmini çok sevdim.

Yönetmenin filmleri zor, çünkü sevilebilir karakterler barındırmıyor içerisinde. Filmdeki tüm karakterler iyi yönleri olmakla birlikte iyi olarak nitelendiremeyeceğimiz karakterler.

Filme Elena karakterinin hayatından başlıyoruz. Elena cefakar eş görünümünde, eşi Vladimir ise varlıklı bir adam. Evin hakimi olduğu belli. Bu ikilinin önceki evliliklerinden birer çocukları var. Elena'nın oğlu iki çocuk sahibi hayırsız bir adam. İşsiz güçsüz, göbek kaşıyıp evde karısına emirler veren bir adam... Vladimir'in kızı ise babasından kopuk bir hayat yaşayan biri. Bazı kötü alışkanlıkları da var... Öte yandan Elena'nın torununun üniversiteye devam etmesi için para lazım. Torun da tıpkı babası gibi hayırsızın önde gideni bu arada. Vladimir ise bu parayı Elena'ya vermeye sıcak bakmıyor. "Kendileri çalışsınlar böyle hayırsız olmasınlar" diyor. Böyle bir ortamda hastalık sonucu miras kavgası gündeme geliyor...

Filmin yapısı gerçekten çok iyi kurulmuş. Filmin başında Elena'yı iyi kadın, Vladimir'i kötü adam olarak konumlandırıyoruz. Fakat zaman aktıkça her şey tersine dönüyor. İyi ve kötü kavramlarının bakış açısına göre nasıl değiştiğini açık şekilde görüyoruz.

Meğer Elena başından beri çok haksızmış, Vladimir ise haklı olanmış. Vladimir'in haksız olduğu konu ise mirasını nasıl paylaştıracağını açıkça paylaşması ki bu da önemli bir hayat dersi. :)

Elena kendi oğlunun hayırsızlığını görmezden gelip onu Vladimir'in kızının hayırsızlığı üzerinden aklamaya çalışıyor. Yalnız Vladimir'in kızını ben o kadar da hayırsız biri olarak görmedim. Daha çok toplum standartlarının dışında bir yaşamı tercih eden genç gördüm.

Bu arada Vladimir'in kızını oynayan Elena Lyadova'nın güzelliğine hayran kaldığımı eklemeliyim. :A

Onlarca farklı ders çıkarılabilecek çok iyi bir film olmuş. Keşke ilk 15 dakikasındaki "biz sanat filmi yapıyoruz, kaldıramayacaklar çıksın" kısmı biraz daha kısa tutulsaymış. Daha çok kişiye hitap edebilirmiş. :) Yönetmenin en iyi filmi ilk iki filmi deniyor. Onları da henüz izlemedim, zamanı gelecek inşallah. :)

8.5/10
 
  • Beğendim
Reactions: Tolstoyevski

bazinga

Admin
1 Şubat 2007
82,948
38,123
1,060

Total Recall (1990)

Güzel başlayan bir film oldu. Hafızanın başka şeylerle değiştirilmesi konusu çarpıcıydı. Onun dışındaki bilim-kurgu unsurları da ilgi çekiciydi. "Adamlar daha Black Mirror'ı 90'ların başında işlemiş" diyecektim ki ilk 20 dakika sonrasında bir anda vasat bir aksiyon filmine dönmeye başladı.

Mars'ı mutantlarla dolu bir gezegen olarak ele almaları hoşuma gitmedi. Mutantlar da o dönem yeni gelişen görsel efekt teknolojisini gösterme amaçlı yapılmış gibiydi. Tamam, 3 meme olayı yaratıcı olmuş, kabul. :A Fakat onun dışında oradaki her şey beni filmden soğuttu ve bilim-kurgudan ziyade fantastik filme kayan bir şeye dönüştü film.

Schwarzenegger (bakmadan yazdım, inşallah doğrudur :A) abimiz baya iyiydi. Filmin üstündeydi performansı.

Muhtemelen o dönem izlesem daha çok beğenirdim ama gel gelelim 2020'deyiz.

6/10
 
  • Beğendim
Reactions: Sherlock

bazinga

Admin
1 Şubat 2007
82,948
38,123
1,060

The Piano (1993)

Neden bu kadar abartıldığını anlamadığım filmlerden oldu. Şimdilerde çıksa böyle baştacı edilir miydi yoksa linç mi edilirdi emin değilim. Bence ikincisini daha çok hak ediyor. :)

Filmin benim için en büyük, belki tek artısı Yeni Zelanda'nın ve Avustralya'nın ilk kurulduğu yıllara, oradaki yerli hayatına merak saldırması oldu. Fakat Dances with Wolves gibi o konuya yoğunlaşmamış, sadece geçiştirmiş o konuyu. Keşke daha çok oraya yoğunlaşıp daha ilgi çekici detaylar sunabilselermiş...

Filmin merkezindeki aşk hikayesini ben hiç sevemedim. Tacizi romantiklik olarak göstermiş film bana kalırsa. Harvey Keitel'ın oynadığı karakterden nefret ettim ve dolayısıyla bu aşkı çekici bulmadım. Evet çoraptan gözüken nokta kadar ten gibi orijinal ve hoş sahneler vardı ama filmi kurtarmaya yetmemiş.

Oyunculuk performanslarının çok çok iyi olduğunu ve anne-kızın aldığı Oscarları haklı bulduğumu belirtmeliyim.

6/10

------------



The Remains of the Day (1993)

İşte film budur, oyunculuk budur. Sir Anthony Hopkins'in önünde saygıyla eğilmelik bir film.

Film, Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı arasındaki bir zaman diliminde bir İngiliz lordunun sarayında geçiyor. Stevens, görevine aşırı bağlı bir kahya. Hayatımda gördüğüm işinde en profesyonel film karakteri diyebilirim sanırım. İşini iyi yapmasının yanı sıra kendini de çok iyi geliştiren bir adam. O kadar nezaket sahibi bir adam ki artık nezaketi sinir bozucu boyutlara ulaşıyor zaman zaman. Böyle dediğime bakmayın arada kızsanız dahi büyük oranda hayranlıkla izliyorsunuz adamı.

Emma Thompson'ın oynadığı Kenton'ın saraya gelmesiyle ise işler değişmeye başlıyor. Çünkü Stevens farklı duygular besliyor içerisinde, fakat aşırı profesyonelliğinden dolayı bunları asla göstermek istemiyor...

Yani işini hayatının önüne koyan bir adamın hikayesini ele alıyor film. Arka planda da o dönemin politik ikliminden bir şeyler sunuyor, bir dönem doğru gibi gelen şeylerin yıllar sonra ne kadar yanlış duruma düşebildiğini gösteriyor.

Anthony Hopkins'in bugüne kadar izlediğim en iyi performansıydı. Stevens en sevdiğim film karakterlerinden biri oldu. Eğer daha önce Oscar kazanmamış olsa ve Tom Hanks'in müthiş Philadelphia performansıyla karşılaşma talihsizliğine düşmese Oscar'ı alabilirmiş bu rolle de. Emma Thompson da çok iyiydi.

Filmin olay yoğunluğu biraz az, sıradan olaylarla çok şey anlatıyor fakat bazı izleyiciler sıkıcı bulacaktır. Bir de kurgusunun doğrusal olmamasını gereksiz buldum, biraz kafa karıştırıcı olmuş gereksiz yere. Yine de bence çok sürükleyiciydi ve bir gün yeniden izlemek isterim.

8.5/10
 
  • Beğendim
Reactions: Tolstoyevski

Sherlock

Moderatör
7 Eylül 2016
21,946
26,753
1,060
İstanbul
Milli irade bu seçimiyle üzdü gerçekten. Seçilen filmlerin hepsinden daha iyiydi. :(
Seçilen filmlerin üzerine izlemek şart oldu, güncel filmler/etkinlik filmleri dışında film yorumu pek yapmıyorum ama yorum yapmaya da çalışacağım. :A Milli irade üzülsün yüksek puanları görüp... (Gerçi filmleri izlemeye devam eden üç-dört kişi kaldık, kendi aramızda pişman oluruz artık. :A)
 
  • Güldürdün
Reactions: bazinga

bazinga

Admin
1 Şubat 2007
82,948
38,123
1,060

Eşkıya (1996)

Türkiye'ye sinemayı sevdiren film. Türk sinema tarihindeki belki de en önemli film. İlk kez milyonlarca kişiyi sinema salonlarına koşturmuş, üstelik bunu ucuzluklarla değil gerçekten kaliteli bir sinema eseriyle başarmış.

Yıllar sonra yeniden izledim ve yine çok sevdim. Yalnız Netflix'te izlememe rağmen görüntü kalitesi maalesef epey düşüktü. Acil restorasyon gerekiyor filme, yurt dışından da izleniyor. Filmin Top 250'den çıkarak yabancı izleyiciden uzaklaşmaması için bu yapılmalı bir an önce...

Kötü adamları sevdirmeye çalışan filmleri hep sevmediğimi söylerim. Burada da aslında hemen hemen tüm karakterlerimiz kötü daha doğrusu suç işleyen kişiler, fakat özellikle Baran karakterini çok sevdiriyor. Gerçekten adamın yaşadıklarına hak veriyorsunuz ve her suçlunun kötü olmayabileceğini, bunun gerçekten doğru motivasyonları olabileceğini gösteriyor film. Kim bu filmdeki Baran'a kötü diyebilir ki?

Şener Şen gerçekten müthiş, Uğur Yücel de çok iyi. En iyi filmimiz olmasa da bizim Godfather'ımız bu film bence. Gerçekten kült sahneleri var, muhteşem yönetmenlik ve oyunculuklar. Eşsiz Fırat Türküsü. En doğal haliyle 90'lar İstanbul'u...

9/10

------



Liar Liar (1997)

The Invention of Lying sonrası beklentimin yükseldiği bir filmdi ama beklediğim kadar sevmedim. The Invention of Lying'de olay çok daha iyi işlenmiş ve daha derin bir filmdi.

Bu filmin de mesaj kaygısı vardı ama çok basitti. Filmin 5. dakikasında sonu anlaşılıyor. Liar - lawyer benzetmesi güzeldi. Avukatlık mesleğini fena gömen bir film olmuş.

Jim Carrey eşsiz bir oyuncu. Bu film onsuz 4-5 puanlık bir şey olurdu muhtemelen. Pek çok sahneyi bireysel aşmışlığı ile keyifli hale getirmiş.

6.5/10
 

Yiğitt

Emekli
9 Aralık 2013
73,020
43,988
1,061
Ankara

Netflix'te TOP10'da görünce listeme eklemiştim, beklediğimden farklı bir iş çıktı. ''Grinin Elli Tonu'' filmi tarzındaydı, cinsellik sahneleri de haliyle fazlaydı. Michele Morrone çok başarılıydı, adam çok yakışıklı ve ekranlara aşırı yakışıyor. Anna Maria Sieklucka güzel kadın ama çok da başarılı bulamadım kendisini. Massimo'nun yanına daha farklı biri bulunabilirdi.

Filmin müzikleri genel anlamda güzeldi, çekimler de güzeldi. Klasik bir senaryo, bildiğimiz hikaye, farklı isimler ve haliyle farklı bir atmosfer. İzlenebilir. (Kitap uyarlamasıymış, Netflix'in bu yıl en çok ilgi gören filmi olmuş. Kitapların 2 ve 3.'sü de varmış. Yani yakında 2 de gelecek gibi duruyor.)

6/10
 

bazinga

Admin
1 Şubat 2007
82,948
38,123
1,060

The Fifth Element (1997)

İzlemekte çok geç kaldığım, 90'ların önemli bilim kurgulardandı. Meğer G.O.R.A. bu filmin parodisiymiş büyük ölçüde. :)

Fakat film ne yazık ki G.O.R.A. gibi başarılı değil. Çünkü komedi olmamasına rağmen her tarafıyla sahtelik kokan bir dünyası var. Belki dönemi için "aa uçan arabalar ne güzel" falan dedirtmiştir ama günümüz gözüyle bakınca çok özgün bir şey de yok. Ayrıca bilgisayarları 90'lardaki tarz yapmak da büyük vizyonsuzluk olmuş. :)

Filmin tek ilgi çekici yanı Leeloo karakteriyle Bruce Willis arasındaki ilk ilişkiydi. Milla Jovovich ilgi çekici bir karakter yaratmış. Onun gözüktüğü yerler izlemeye değerdi ama geri kalanı yüksek bütçesine karşın ucuz bir uzay çağı hikayesiydi.

6/10

----------------




The Straight Story (1999)

Adı gibi dümdüz bir filmdi. David Lynch'in bu kadar sade bir film yaptığına inanmak zor olsa da yapmış gerçekten.

Yaşlı bir adamın hastalık haberi aldığı kardeşini ziyaretini anlatıyor film. Tek başına uzun bir yolculuk filmi aslında. Karakterimiz hakkında, onun geçmişi hakkında hiçbir şey bilmiyoruz ilk etapta. Yol boyunca azar azar ona dair bir şeyler öğreniyoruz. Fakat filmin yavaş akışı nedeniyle karakter hakkındaki bilgimizin minimum düzeyde olduğu süreç ne yazık ki biraz sıkıcı geçiyor. Zamanla filmin temposuna alışıp sevmek mümkün olsa da bir bütün olarak bana yetersiz geldi. Daha iyi olabilecekken olamamış bir film gibi geldi.

Richard Farnsworth'ün performansı müthişti. Oscar adaylığını hak etmiş. Bu filmden kısa bir süre sonra intihar etmesi üzücü... Filmde zaman zaman çok güzel replikler vardı. "Yaşlılığın en kötü yanı genç olduğunu hatırlamaktır" lafını hatırlayacağım sanırım.

6/10
 
  • Beğendim
Reactions: Tolstoyevski

Yiğitt

Emekli
9 Aralık 2013
73,020
43,988
1,061
Ankara

Özge ve Buğra döktürmüş, çok güzel bir çift diziden de bildiğimiz üzere. Oyunculuklar zaten çok güzeldi, senaryo da güzeldi aslında, farklı tarzdan ilerlemişler. 5 yıl önce, 5 yıl sonra ikilemi ve ardından yeni bir dönemi yansıtmış. Filmin son 20-25 dakikası dram, geri kalanı romantik komedi tadında ilerliyor. Görüntüler çok güzeldi. Son yılların yerli filmlerinde yönetmenlik gerçekten çok başarılı... Filmin müzikleri de güzeldi. Genel olarak beğendiğim bir iş oldu. Klasik senaryoları bize izleten oyuncular diye boşuna demiyoruz. :)

7/10
 

bazinga

Admin
1 Şubat 2007
82,948
38,123
1,060

In the House (2012)

François Ozon'un izlediğim ilk filmi oldu. Ön yargılı olduğum bir yönetmendi ve filmin çok aykırı olmasından korkuyordum. Yersiz bir korkuymuş...

Edebiyat öğretmeni ve öğrencisi arasındaki ilişkiyi konu alıyor film. Öğrenci epey yetenekli ve öğretmen için oldukça sürükleyici bir devamı yarın öyküsü yazıyor. Fakat öyküyü kendi yaşadıklarından esinlenerek yazıyor, bir hayli rahatsız edici şeyler yazıyor ve hangi kısmı doğru hangisi uydurma son ana kadar anlayamıyoruz.

Filmin içindeki edebiyat yoğunluğu hoş gerçekten ve edebiyatçılara yapılan atıflar vs hoş. Sinemacılara da atıflar var tabii. Başta usta Hitchcock ve Woody Allen'a... Oldukça sürükleyici bir anlatım tarzı da var filmin. Fakat sonunu hiç beğenemedim. Daha iyi bir yere bağlansa gözümde değeri artabilirdi. Yine de ilginç, çarpıcı bir film.

7/10

--------------------



Barbara (2012)

Doğu Almanya'da geçen, o dönemin doğal yaşantısından izler sunan film dediler geldik ama çok vasat bir film çıktı. Bu dönemden bu kadar vasat, duygusuz bir iş çıkarabilmek de bir çeşit yetenek sanırım.

Doğu Almanya'nın baskıcı rejiminde doktorluk yapan bir kadının hikayesini ele alıyor film. Kadın yabancısı olduğu yerden sevgilisiyle batıya kaçma derdinde. Fakat o sırada başka bir doktorla da tanışıyor. Kadının kaçış motivasyonunu tam yansıtamıyor film. Ne doğunun kötü yanını ne batının cazip yanını iyi anlatabiliyor. Film sona erdiğinde bile kadın hakkında çok şey bilmiyoruz aslında bütün film onu izlememize rağmen. Yan karakterler de çok etkisiz.

Başroldeki kadın oyuncu çok iyiydi ve filmi tamamlayabildiysem onun sayesinde.

4.5/10